Efsanelerin bulusması

Amerika’nın Apollo programı, Güney Kutbu’na ilk kez ulaşma yarışı, Waterloo Savaşı ve Audi quattro, hafızalara kazınan, kendi içerisinde dramlar da içeren sıra dışı projelerdi. Audi quattro isimli bu heybetli 4 tekerlekten çekişli otomobil, motorsporlarının unutulmaz anıtlarından biri olmuştu. Aslına bakılırsa bunlardan çok fazla yok. Mesela Porsche 917 veya Mercedes’in Gümüş Okları olabilir… Herbiri gerçekten birer sanat eseri. quattro’yu anlayabilmek için, 1980’lerde hayatta olmuş olmak neredeyse şart. Walter Röhrl’ün direksiyonunda olduğu bir Rallye-quattro’yu örneğin 1985 San Remo Rallisi’nde bizzat seyredebilmiş olmak, bunu çocuklarınıza anlatabilmek, çocuklarınızın da bu hikayeyi torunlarınıza aktardığını görmek gerçekten hoş bir duygu. Röhrl kısa bir süre önce San Marino’daki bir antika otomobil organizasyonunda quattro S1 ile boy gösterdiğinde, birçok hayranı önünde resmen diz çökerek selamladı yarış efsanesini. Röhrl, quattro S1, San Remo 1985… Bunlar, güçlü, etkili ve kutsal günlerdi. O güne kadar üretilmiş en kaçık cadde tipi yarış otomobiliyle Röhrl, o yarışta ortadan motorlu, turbolu, 4 tekerlekten çekişli ve hafif üretim teknolojili otomobilleriyle (meşhur Grup B’ler) şampiyonayı kasıp kavuran burnu havada Fin pilotlara saçlarını yoldurtmuştu. Röhrl’ün kullandığı, önden motorlu olması nedeniyle diğerleri kadar kıvrak olamayacağı düşünülen 530 HP’lik S1’i, tüm Rallye-quattro ailesinin son kademesiydi.~ S1 kesinlikle dünya dışı bir uzay aracı gibi görünüyordu. Ancak bu garip dünyada yuvarlak diye bir şey bilinmiyor olmalıydı çünkü aracın her yerine sert ve keskin köşelerle dik açılar hakimdi. Arka kanadı ise biraz savaş jetlerine benzetilmesine neden oluyordu. S1’in direksiyonunda Röhrl, o zamanların dünya şampiyonu olan Peugeot 205 T16 pilotu Timo Salonen’e 6 dakika 29 saniye fark atmıştı. O günlerde Röhrl direksiyon dehasının, quattro ise ralli performansının bir daha asla olmayacak kadar zirvesindeydi.  Ancak geçen zamanla birlikte efsanenin üzerini tarihin tozları kapladı. Audi pazarlamacıları ise quattro’yu, mitolojik geçmişi neredeyse unutturulmak istiyormuş gibi, kurban etti. Gerçekten de bugün quattro adından ve efsanesinden geriye çok az şey kalmış durumda. Çünkü quattro artık sadece bir model versiyonu veya bir şirket adı olarak algılanıyor. Tamam, oldukça sportif (RS) modellerle ilgilenen bir şirket olabilir ama aynı zamanda anorak, düğme ve tekstil işinde de olması biraz garip, değil mi? Gerçek quattro konseptini geçici moda akımlarından kurtarıp yeniden canlandırmak için Audi’nin dizayn stüdyosu, Wolfgang Egger başkanlığında çalışmalara başladı ve yeni bir quattro hazırladı. Ancak bu otomobil henüz bir konsept ve reklam departmanı da otomobilin gerçekten üretilip üretilmeyeceği hakkında ser verip sır vermiyor. ~Yeni otomobilin ana hamurunu quattro’nun en saf unsurları oluşturuyor: 5 silindir, turbo besleme, önden motor, hafif üretim ve tasarımda da efsanevi atasına yapılmış güçlü göndermeler… Yeni quattro’nun babası Egger, Audi olarak retro dizayndan tamamen uzak durduklarını ama geçmişin ruhunu yeniden yorumladıklarını söylüyor ve ekliyor: “Geçmişin kırıntılarını trapez formlu güçlü C sütunları, çamurluk genişletmeleri, asimetrik solungaçlar ve kaputtaki yatay kesik oluşturuyor. Bunlara, tümü karbondan üretilmiş ön ve arkadaki siyah çıtalarla arka spoyler ekleniyor. Bu aracın maksimum hızı 300 km/s’nin üzerinde olacağından, arka spoyler açılıp gizlenebilen bir şekilde tasarlandı.” Yeni quattro geçen yıl hazırdı ancak finansal kriz nedeniyle beklemeye alındı. Çünkü 220 bin Euro fiyatlı bir ultra lüks coupe, o günler için pek de uygun bir otomobil olamazdı. İlk halinde anlık duruma uygun olarak cehennem kırmızısı olan karoser rengi, iyileşen global şartlara uygun olarak bugün beyaza dönüşmüş. Egger’in bu rengi Col de Turini Dağı’nın ismiyle adlandırmasının da geçerli bir nedeni var: Rallye Monte Carlo yarışının belirleyici noktalarından biri olması. Egger’e göre alüminyum partikülleri de kullanılan bu boya, Audi’nin bugüne kadar yarattığı en derin beyaz renk unvanına da sahip. ~Dış tasarımdaki minimalist geçmişe göndermeler, iç mekanda da aynı yumuşaklıkla devam ediyor. İlk quattro’nun yol versiyonu 1983 yılında, zamanı için ilerici bir donanıma sahipti: Dijital göstergeler… Yeni modelin de göstergelerinde bu ilk modele göndermeler yapılmış. Ancak yeni quattro’nun göstergeleri tabi ki çok daha fazla fonksiyona sahip. Ralli grisi adlı renkteki kısmı deri dekorasyonun dikkat çektiği genel atmosfere derin bir karbon siyahı hakim. Ancak deri döşeme rengine “Monte-Ceppogrisi” adı daha iyi yakışırmış: Ceppo, Rallye San Remo’nun en zorlu parkurlarından biriydi. Col de Turini beyazı renkli coupe, yere yakın, basık profilli ve güçlü, hatta tornadoları andıran çizgileriyle çekici bile görünüyor. 1984 model Sport quattro içinse çekicilik yabancı bir kelimeydi! Peki ya şıklık? Güldürmeyin lütfen! O günlerin ralli savaşlarında kimsenin böyle bir gereksizliğe ihtiyacı yoktu. Çünkü önemli olan şeyler, verimlilik, güç ve kıvraklıktı. Rallye-quattro ise tıknaz ama çok güçlü bir otomobildi yani bir çitadan çok bir grizzly ayısıydı. Bu kısa versiyonun yaratılma sebebi ise standart quattro’nun aşırı büyük ve ağır bir otomobil haline gelmiş olmasıydı. O günlerde Harald Demuth “bugüne kadar kaygan zeminde asla bu kadar hızlı olmamıştım” demişti.1981 yılında ise Rallye San Remo’yu bir kadın kazanmış ve erkekler dünyasını tepetakla etmişti: Bu başarılı Fransız kadın rallici Michele Mouton’du.~ Audi quattro’ların bu başarısı üzerine Ford, Fiat, Lancia ve Opel de otomobillerini 4 tekerlekten çekiş sistemleriyle donatmaya başlarken, ortadan motorkonseptine sadık kalmaya devam ettiler. Kısa şasili Sport quattro ile Audi, ön sıralarda kalmaya çalışıyordu. Yeni Grup Bklasmana homologe olabilmek için araçlardan 200 adedinin yol versiyonu olarak satılması gerekiyordu. Ancak 195 bin marklık “manyakça” fiyatı bu işi bayağı zorlaştırıyordu. Fiyat gerçekten çok abartılıydı, hemde 306 HP ile gelmiş geçmiş en güçlü Alman seri üretim otomobili unvanına sahip olmasına ve bolca karbon parçayla donatılmış olmasına rağmen. Christian Geistdörfer bir hazine avcısı gibi tüm dünyayı dolaşarak bu otomobili milyonerlere satmaya çalışmıştı. Armatör Niarcos, Karajan, İspanya Kralı… Başarılı bir elit ürün pazarlamacısı olduğu için Geistdörfer’in fikirlerine yeni otomobil geliştirilirken de başvurulmuş: “Birçok spor otomobil zenginler için ya aşırı dikkat çekici ya da küçük. Yeni quattro ise tam tersine neredeyse hiç dikkat çekmeyen ama abartılı performansa sahip bir süper otomobil. Yani tam bir yol canavarı. Ancak hem makul bir bagaja sahip, hem de günlük kullanıma uygun bir araç.” Bu nedenle arka sırada, acil durumlarda bile kullanılması çok zor olan küçük koltuklar yerine sadece bagaj bulunuyor. Bu otomobilde de hafif üretim tekniklerine büyük önem verilmiş. ~Alüminyum karoser, spaceframe (uzay şasi) yapı, bolca karbon-fiber… Bunlar sayesinde ağırlık, dedesinde olduğu gibi 1300 kg’da tutulabilmiş. Aracın teknolojileri ise, TT-RS’in 408 HP’lik motoru hariç, A5 RS’ten alınmış. Motorun TT-RS’ten alınmasının sebebi ise doğru silindir sayısına sahip olması. Bu sayede yeni quattro, derin sıçramalar yapan 5 silindirli motor sesine sahip. İşte bu ses, hem quattro’nun olmazsa olmazı, hem de otomobili ralli dünyasında efsane yapan, Audi’nin bir güç timsali olarak görülmesini sağlayan bir özellik: Titreşimli, ıslıksı, çığlıksı ve tabi ki detone… Ne demek istediğimizi anlamak isterseniz www.myvideo.de/watch/3614878/Audi_S1_Sport_ quattro_Sound adresini bir ziyaret etmeniz yetecektir. Burada çıkan sesler bir savaş alanını aratmazken, insan çok daha büyük bir şey de hissediyor: İnsan ve makinenin yek vücut olması. Röhrl: “Bu araçtayken düşünemezsiniz. Düşünmeye kalkarsanız ya çok yavaş kalırsınız ya da araç seni fırlatıp atar. ”Gerçekten Röhrl bu otomobili kullanırken geleceği görüyormuş gibi davranıp her şeye daha gerçekleşmeden tepki veriyordu. İşte insanların bu efsane pilotu dizlerinin üzerinde selamlamasının nedeni de işte bu anlaşılmaz tarzıydı. Röhrl: “quattro’nun direksiyonuna geçmiş herkesin bu otomobili hak ettiğini düşünmüyorum. Bunu sadece ben başardım. ~Çünkü dünyada, traksiyona benim kadar özlem duyan başka biri yoktu.”Röhrl bunu öylesine söylerken asıl anlatmak istediği, otomobilin olanaklarını maksimum seviyede kullanabilmiş olması olması. İnsanla makinenin yek vücut olmasının taçlanması ise quattro S1 Pikes Peak ile oldu.Yaşanan ölümler nedeniyle Grup B otomobillerinden vazgeçilmesiyle Super-quatro ve rakipleri 1986 yılında ralli dünyasında yasaklandı. Ancak ABD’nin Colorado Eyaleti’nde düzenlenen Pikes-Peak yarışlarında herhangi bir yasak yoktu. Bu nedenle Audi’nin Motorsporları Departmanı, S1’i 1987 yılında elden geçirdi, gücünü 600 HP’ye çıkardı ve bu tırmanma yarışına gönderdi. Otomobilde kullanılan kanatların büyüklüğü insanda, sanki dağa uçarak çıkacakmış hissi uyandırıyordu. Röhrl’e hayatında aldığı en güzel viraj sorulduğunda şu cevabı veriyor: “Pikes-Peak’teki Devils Corner, yani şeytan virajı. Bu çakıl kaplı çooook uzun sağ viraj, bir sol dönüşle bitiyor. Ben sağdakinde 160 km/s hızla 300 metre boyunca drift yaparakilerledim, sağ dış lastiğin yarısını uçuruma bırakarak mükemmel bir kontra savrulmayla sol dönüşe girdim.”u yarışı Röhrl, hiç de zayıf bir otomobil olmayan ve kanatlarıyla Air France jumbo-jetlerini andıran bir Peugeot 205 T16 kullanan Ari Vatanen’in 7 saniye önünde kazanmıştı.10:47,8’lik bu zaman, 4 bin 301 metrelik zirve tırmanışı yarışının yeni rekoru da olmuştu. ~Geleceğe geri dönelim. Yeni konsept de Röhrl’ün hoşuna gitmiş: “Böyle bir şeyi ben de isterdim. Ancak tabi ki sadece limitli üretim olacaksa.” Eğer üretilecekse kesinlikle limitli olmalı. Bu kulağa gayet makul gelse de bir şeyler yine de eksikmiş gibi duruyor. Çünkü yeni konseptin, dedesinin mitini tekrarlamasını sağlayacak motorsporları ve dram eksikliği var. Çünkü motorsporları makamlarının belirlediği düzenlemeler yok. Durum böyle olunca bu coupe, dişleri sökülmüş bir bulvar aslanından veya sahibi tarafından ileride değerleneceği umuduyla kapalı garajlarda saklanan bir garaj objesi olmaktan öteye gidemeyecek. Bu gerçekten trajik. Çünkü sürekli canı sıkılan zengin centilmenler için üretilmiş bir moda unsuru olmak yani bir ruha sahip olamamak çok trajik bir olgu. Peki ama Audi, bu otomobille büyük quattro efsanesini tekrar yazabilecek, “teknolojiyle bir adım önde” sloganının hakkını verecek ve quattro markasını tekrar canlandırabilecek özellikleri nasıl kazandırabilir? Bizden küçük bir öneri: Pikes Peak! Bir zamanların çakıllı yolunun büyük bir kısmı artık asfaltlanmış durumda ve cesur bir ihtiyar (60) olan Nobuhiro Tajima da Canavar adını verdiği 900 HP’lik bir Suzuki ile 10 dakikalık sürenin altına inebilmek için her yıl oraya geliyor. Tajima henüz bunu başaramadı. Kim bilir, belki yeni quattro ile bu mümkün olabilir. Neticede Audi bünyesinde Mattias Ekström gibi birçok yetenekli genç pilot var. Hatta koca Walter (Röhrl) bile 24 yıl aradan sonra Devils Corner’ı bir kez daha almaya, 21. Yüzyıl’ın quattro’su ile 300 m’lik bir drift daha atmaya ikna edilebilir. 


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.